Untitled

Yayınlandı: 27 Kasım 2014 / Deneme

Tüm geçmiş hayal kırıklıklarımı, anlaşılmamışlıklarımı, yalnızlıklarımı, eksik bilgilendirmelerimi, öyle sanmışlıklarımı, adımlarını, boynundaki anlamını bilmediğim kolyenin anlamını, tüm aşklarımı, Pink Floydlarımı, Marillionlarımı, gözlerindeki sevecen bakışları, transference’larımı, bacak bacak üstüne attığında dizlerinin kıvrımını, boynunun çukurundaki, ense kökündeki aromayı, “waiting on the rain like a sugar mice”ları, David Gilmour sololarını, ellerinin-parmaklarının çaresiz kıvrımlarını, kim için sürüldüğü belirsiz kırmızı ojelerini, dudaklarındaki her şeyi bilen/çözmüş buruk kıvrımı, şu hayatta hiçbir istediğim kadını elde edememenin bittersweet tadını, eski dostlarla iki lafın belini kıramamaları, rakıyı-çakırkeyif olmanın kaygısızlığını, hiçbir şeye yeniden başlayamamayı, eski bir şarkının hüznünü, yarı sarhoş yazmanın rahatlığı ve endişelerini, anlam arayışlarını, geç kalmışlıkları, Zen Budizmi-Tao’yu, sayısız kez yeni şans elde etmeyi-Karmayı, La Gazza Ladra’yı, “the fool escaped from paradise”ı, “can you still say you love me”yi, Oğuz Atay’ın gururlu yalnızlığını; beyaz mantolu adamı, puslu İstanbul sabahlarını, kafamın içinde aç kalmış kaplanları, herşey ortaya döküldüğünde/saçıldığında saklanamayacak tutkuları, kimseninanlamadığıdelisaçmasısayıklamalarımı, omuzlarından aşağı kayıverecek ipeksi giysileri, yakalanma korkusunu, sokakta görsem tanımayacağım lise aşklarını, başka dünyaları-başka olasılıkları, hiç bir zaman kavrayamayacağım fizik kanunlarını, Kubrick’i, sevgi-nefret-kayıtsızlığı, içimize yapılan yolculukları/bunların tek gerçek yolculuk olmalarını, inanamamanın gücünü ve çaresizliğini, şu dünyaya atılıveren Camus’yü, Joyce’dan küçük bir bulut’u, bir umut bir belki peşinde süregiden hayatları, “pass through the fire to the light”ı, Boğaz’ın suları çekildiğinde karşımıza çıkabilecek mucizeleri, belki ancak düşlerde karşıma çıkabilecek naif sevgiyi, bir zamanların saf ve tatlı beklentilerini, bir fotoğrafın mucizesini, geri gelmeyecek-kaçırılmış fırsatları, nefesinin sıcaklığını…

The Heart Asks For Pleasure First.

Michael Nyman – The Heart Asks Pleasure First/The Promise – Edit

Reklamlar

Sugar Mice & The Last Straw

Yayınlandı: 21 Kasım 2014 / Müzik

Eskilerden. Marillion. Benden başka hatırlayan var mı bu İskoçları, Fish’i?

SUGAR MICE

I was flicking through the channels on the TV
On a Sunday in Milwaukee in the rain
Trying to piece together conversations
Trying to find out where to lay the blame
But when it comes right down to it there’s no use trying to pretend
For when it gets right down to it there’s no one here that’s left to blame
Blame it on me, you can blame it on me
We’re just sugar mice in the rain

I heard Sinatra calling me through the floorboards
Where you pay a quarter for a partnership in rhyme
To the jukebox crying in the corner
While the waitress is counting out the time

For when it comes right down to it there’s no use trying to pretend
For when it gets right down to it there’s no one really left to blame
Blame it on me, you can blame it on me
We’re just sugar mice in the rain

‘Cos I know what I feel, know what I want I know what I am
Daddy took a raincheck
‘ Cos I know what I want, know what I feel I know what I need
Daddy took a raincheck, your daddy took a raincheck
Ain’t no one in here that’s left to blame but me
Blame it on me, blame it on me

Well the toughest thing that I ever did was talk to the kids on the phone
When I heard them asking questions I knew that you were all alone
Can’t you understand that the government left me out of work
I just couldn’t stand the looks on their faces saying, “What a jerk”

So if you want my address it’s number one at the end of the bar
Where I sit with the broken angels clutching at straws and nursing our scars
Blame it on me, blame it on me,
Sugar mice in the rain, your daddy took a raincheck

THE LAST STRAW

Hotel hobbies padding dawns hollow corridors
A typewriter cackles out a stream of memories
Drying out a conscience, evicting a nightmare
Opening the doors for the dreams to come home
We live out lives in private shells
Ignore our senses and fool ourselves
To thinking that out there there’s someone else cares
Someone to answer all our prayers

Are we too far gone, are we so irresponsible
Have we lost our balls, or do we just not care
We’re terminal cases that keep talking medicine
Pretending the end isn’t quite that near

We make futile gestures, act to the cameras
With our made up faces and PR smiles
And when the angel comes down, down to deliver us
We’ll find out that after all, we’re only men of straw

But everything is still the same
Passing the time passing the blame
We carry on in the same old way
We’ll find out we left it too late one day to say what we meant to say

Just when you thought it was safe to go back to the water
Those problems seem to arise the ones you never really thought of
The feeling you get is similar to something like drowning
Out of your mind, you’re out of your depth, you should have taken soundings
Clutching at straws, we’re clutching at straws

And if you ever come across us don’t give us your sympathy
You can buy us a drink and just shake our hands
And you’ll recognise by the reflection in our eyes
That deep down inside we’re all one and the same

We’re clutching at straws
We’re still drowning Clutching at straws

Kış Uykusu

Yayınlandı: 13 Temmuz 2014 / Sinema

1İçerikBir yılı aşkın süredir yazmadığım siteme dönüşüm Nuri Bilge Ceylan‘ın nihayet bugün izleyebildiğim Kış Uykusu filmiyle olacakmış meğer.

Ceylan’ın tüm filmlerini izledim, hepsini eşit derecede olmasa da sevdim. Uzak‘tan itibaren yönettiklerini daha çok sevmiştim ama Kış Uykusu’nun yeri bambaşka oldu benim için. Kişisel olarak kendime çok yakın hissettim bu filmi. Sanki benim de söylemek istediğim bir şeyleri, tam da benim anlatmak istediğim bir şekilde dile getiriyor gibi geldi. Bir filmi gerçek anlamda bir sanat eseri yapan, bir sanat eserini “büyük” yapan tam da bu özelliği olsa gerek. Yanlış anlaşılmasını istemem; filmi kendime yakın hissettiğim için önemli bulmuyorum, insanın hiç ısınamadığı büyük sanat eserleri de vardır; sevmezsiniz ama hakkını teslim edersiniz. Kış Uykusu benim hem çok sevdiğim hem de önemli bulduğum bir eser.

Film hakkında yarım yamalak teknik bilgiler verecek veya ayrıntılı karakter çözümlemeleri yapmaya kalkışacak değilim. Merak eden bu tür bilgileri internette bol bol bulabilir. Her ne kadar tamamına katılmasam da kapsamlı bir eleştiri olarak Fırat Yücel’in Altyazı dergisinin Temmuz 2014 sayısındaki yazısını örnek verebilirim. Yine de yazık ki filmi izlememiş olanlar için, aşağıda yazacaklarım muhtemelen çok da bir şey ifade etmeyecek.

1İçerikÖncelikle filmdeki oyunculuklar beni çok etkiledi. Serhat Kılıç‘ın hayat verdiği imam Hamdi Hoca karakteri yer aldığı her sahnede benim için diğer oyunculardan klasik deyimle “sahne çaldı”. Bu karakteri benim için bu kadar cazip kılan şeyin ne olduğuna emin değilim. Mecburiyetlerden kaynaklanan bir ölçüde riyakar ve yalaka tavırları, yer yer tam bir imam edasıyla söylediği sözler filan olamaz elbette. Samimiyeti ve gerçekte hayatta o hep rastladığım ama üzerinde çok da düşünmediğim bir tür insana özgü ezikliği olsa gerek diye farkediyorum şimdi. Bir sahnede, filmin baş karakteri olan Aydın‘ın evine geldiğinde çamurlu oldukları için ayakkabılarını kapıda çıkarır ve bu tür adamlarda sıkça gözüme çarpan kirli beyaz/açık sarı çoraplı ayaklarını gizlemek isteyen küçük bir çocuk gibi üstüste koyarak sandalyede oturur. Ailesinin kaderini kısmen elinde tutan Aydın karşısındaki çaresizliğini, elini kolunu nereye koyacağı, lafa nasıl gireceğini bilememe halini içinizde, en derinde bir yerde hissedersiniz bu sahnede. Hele bir de yerler soğuk olduğu için ve uygun terlik bulunamadığından kendisine verilen kadın terliklerini ayağına geçirdiğinde ortaya çıkan sahnenin o tuhaf doğallığı karşısında gözleriniz yaşarabilir. Burada bir ayrıntıdan söz etmeden geçemeyeceğim: Aydın’ın talimatıyla terlikleri getiren evin hizmetlisi Fatma‘nın Hamdi Hoca’ya yönelik hareketlerindeki  “bir sen eksiktin” küstahlığı ve zorlamalık ayrıca düşündürücü. Bu hep dikkatimi çeken bir tavırdır; toplumun ezilmiş kesimindeki insanların birbirlerine karşı takındıkları bu tür acımasız tavırları artık sınıf bilinci eksikliğiyle mi açıklamalı, yoksa kendilerini biraz da olsa karşısındakinden “üstün” hissetme arzusuyla mı, bilemiyorum. Ancak itiraf etmeliyim ki filmde yer alan bu tür çok sayıda detay benim gözümde onu apayrı bir yere koymaya yardım ediyor.

1İçerikBir diğer başarılı karakter Nejat İşler‘in canlandırdığı ve Hamdi Hoca’nın abisi olan İsmail. Filmdeki rolü oldukça az olmasına karşın hafif arıza, asabi, gururlu ve hayatın yüzüne hiç gülmediği İsmail’den etkilenmemek ve Nejat İşler’in yeteneğine hayran olmamak elde değil.

 

1İçerikHaluk Bilginer‘in sanki kendisini canlandırıyormuşcasına içten, bence olağanüstü oyunculuğuyla perdeye taşıdığı Aydın, üzerinde çok uzun konuşulabilecek bir karakter. Bunu yapmaya kalkışmayacağım ama benim bir filmde rastladığım en derinlikli işlenmiş, detaylandırılmış karakter olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Belki de sırf bu nedenle Kış Uykusu insanda bir filmden çok kalın bir roman etkisi yaratıyor. Aydın hakkında bildiklerimiz her sahnede giderek artarak sonuçta onu adeta çok yakından tanıdığımız bir arkadaşımız mertebesine ulaştırıyor. Kendi özelimde benim izlerken üzerinde çok kafa yorduğum ve sanırım daha uzun bir süre yoracağım bir arkadaş bu. Her ne kadar gururla söyleyemesem de, bana kendim hakkında da epey bir şeyler anlatan Aydın’la ilgili basında çıkan eleştirilerde çokça yer alan bir argüman, elitist tavırları ve halktan kopukluğu ile tipik bir Türk aydını özellikleri taşıdığı üzerineydi. Bu argümanın külliyen yalan olduğunu söyleyemem; isabetli yanları var. Ancak bence üzerinde durulması gereken konu bu değil. Aydın karakteriyle birlikte bu coğrafyanın standartlarıyla karşılaştırınca fazlasıyla incelmiş, rafine zevkler ve özellikler kazanmış, ancak bir yandan da sanki yorgun, bir şeyleri düzeltme isteği taşımayan veya bu isteği çoktan yitirmiş, bir ölçüde yenik diyebileceğimiz bir insanı tanıyoruz. Sanki bu durum onu fazlasıyla kendini düşünen veya belki daha doğrusu başkalarını düşünmeye tenezzül etmeyen, kendi güvenli sularında ve çevresine sırtını dönerek yaşayan/zaman öldüren birine dönüştürmüş. Dolayısıyla ne karısıyla bir paylaşımı kalmış, ne ablasıyla, ne de yolları zaman zaman ona teğet geçen diğer kişilerle. Alabildiğine mutsuz ve huzursuz. Kimseyi beğenmiyor, karısı dahil herkesten, herşeyden şüphe duyuyor. Esasen kendiyle de barışık değil, kendini de beğenmiyor. Tiyatro kariyerinde belli ki arzulamış olduğu büyük oyuncu statüsüne ulaşamamış ve ne çare ki artık sanatsal yetenekleri onu pek de kimsenin okumadığı bir yerel gazeteye yazdığı yüzeysel makalelerin ötesine taşıyacak gibi görünmüyor. Ekonomik olarak fazlasıyla rahat olsa da ruhen fakirleşmiş, yalnızlaşmış, istemese de yenilgiyi kabullenmiş bir adam. Ve bu adam filmin son bölümlerinde bir tür değişim yaşıyor. Sanki yaşama daha bir tutunur, elindekilerin değerini daha iyi bilir bir görünüm veriyor. Kişisel görüşüm, bu değişimin pek çok eserde karşımıza çıkan bir katarsis yoluyla değil, Aydın’ın öznel şartlar neticesinde pratik aklıyla bulduğu bir çözüm şeklinde tezahür ettiği.

imagesFilmde yer alan kadın karakterler; Aydın’ın karısı Nihal (Melisa Sözen) ve ablası Necla (Demet Akbağ) da ince işlenmiş, hikaye açısından önemli misyonlar üstlenmiş kişiler. Özellikle Necla beni etkiledi. Çok şey bilen ama eleştirmekten öte çok az şey yapabilen, yalnızlıktan bunalmış ve sürekli ya kendisiyle ya da çevresiyle didişen, Aydın’ın ifadesiyle tembel ve sivri dilli bu kadıncağız benim de hem kendimde hem çevremde bolca benzerliklerini gördüğüm bir karakter. Nihal ise ilk anda fazlasıyla yüce gönüllü ve kocasının bencilliklerinden haklı olarak bunalmış bir izlenim vererek sempati uyandırsa da, biraz daha yakından tanıyınca aslında epey yüzeysel, biraz da saf ve sığ biri. Zaman zaman kulak tırmayalan yeniyetme genç kız telaffuzu da beni rahatsız etti. Ancak bu film adına bilinçli bir uygulama olabilir.

Tüm karakterler arasındaki çekişmelerden, çıkar ilişkilerinden, duygusal gelgitlerden tamamen uzak, kendi halinde bir de çocuk var filmde: İsmail’in oğlu İlyas. Rolü az ama hikayenin gelişimi adına çok önemli. Filmde neden olduğu tüm olaylardan bağımsız olarak İlyas’ın gözlerinden hiç eksilmeyen öfke, bence filmin belki de tek siyasi mesajını sembolize ediyor. Bu toplumun yoksulluk ve çözümsüzlükten başka hiçbir şey veremediği bu çocuklar, öfkelerini ve isyanlarını şiddete düşkünlük ve filmde kendisinin de söylediği gibi büyüyünce polis olma hayalinden öteye maalesef taşıyamayacaklar.

Olay örgüsünün ve Aydın’ın ruh halinin gelişimiyle birlikte sonbahardan bembeyaz bir kışa evrilen  nefis görüntüler ve hep doğru yerlerde karşımıza çıkan Schubert’in 20 numaralı piyano konçertosu (Elisabeth Leonskaja – Schubert : Piano Sonata No.20 in A major D959 : II Andantino) insanın içine işliyor.

Sonuç olarak bu filmi herkese öneremem. Bu lafı da tepeden bakan bir herkes anlayamaz edasıyla söylemiyorum. Bu filmi sevmek, kendine yakın hissetmek, sinemadan beklentilerle ilgili, hayata bakışla ilgili, film izleme alışkanlıklarıyla ve daha bir sürü şeyle ilgili. Bir filmde bir 19. yüzyıl Rus klasiği tadı almak, üzerine çok da kafa yormadığımız vicdan, ahlak, yalnızlık, farklılıklar, öfke, alışkanlıklar, yeniden başlamak, hiç deneyememek gibi kavramlar üzerine düşünmek isteyenler için tavsiye edilir.

Gezi Parkı’nın Düşündürdükleri

Yayınlandı: 17 Haziran 2013 / Politika

tumblr_mo38uaFfIc1ste14ro1_1280

Yaklaşık üç hafta oldu “Gezi Parkı Eylemleri” başlayalı. 15 Haziran akşamı yaşanan parkın “temizlenmesi” operasyonunu (kod adı “Günaydın Gezi” diyelim) takiben olaylar bambaşka bir atmosfere büründü. İktidarın ortamı iyice geren söylemleri ve tansiyonu yükselten mitingleriyle birlikte ben de şöyle düşünmeye başladım: 31 Mayıs’tan beri ana akım medyada ne kadar filtrelense ve hatta çarpıtılsa da, en azından sosyal paylaşım ortamları yoluyla polisin halka uyguladığı inanılmaz şiddet ve hükümetin hem bu olaylarda ve hem de tüm iktidar süresine yayılmış yalanları, çarpıtmaları, ülkenin tüm kaynaklarına uygulanan talan, en taşlaşmış kalbin bile tepkisiz kalamayacağı görüntüler eşliğinde layıkıyla görüldü, izlendi, paylaşıldı, anlaşıldı. Peki acaba halkın AKP’ye oy veren kesiminde çözülmeler yaşanıyor mu? İnsanlar kendi kendilerine “başbakan yanlış yapıyor, bu insanların üzerine bu kadar gidilmemeliydi” demeye başladılar mı? Hatta daha da ileri gidip, “yahu karşısına aldığı halkın da vergileriyle bu kadar mitingi, şovu nasıl sübvanse edebilir, nasıl olur da gözümüzün içine baka baka bu kadar yalan söyleyebilir?” diyenler var mı? Bu konuda henüz elimizde bir istatistik yok ancak benim kişisel görüşüm pek de iyimserliğe kapılmamak gerektiği yönünde.

Sabah akşam durmadan Facebook’ta paylaşılan Atatürk’ün 80 yıl önce bugünleri görmüş olduğunu gösteren metinlerden, CHP’nin falanca milletvekilinin bilmem nerede yaptığı ve zekice hazırlanmış sivri sözlerle AKP’ye ağzının payını verdiği ve bu partiye oy vermiş 20 küsur milyon insanı aptallıkla suçladığı video’lardan başımızı alabilirsek eğer, ve eğer tüm bu yaşananların son 10 yılda bir kaç kez yaşanan “cumhuriyet mitingleri”nin yaratabildiği sonuçlardan daha fazlasına vesile olmasını istiyorsak, biraz durup düşünmenin zamanıdır diyorum. Yukarıda sözünü ettiğim Facebook paylaşımlarına küfreden insanların profillerine girip bakınca, sinirlerimize hakim olabilirsek eğer, neler paylaşıyorlar, neler konuşuyorlar biraz göz gezdirelim. Bu paylaşımlarda yoğun bir cehalet1, yanlış bilgilenme2 ve çarpık akıl yürütmenin3 ötesinde, daha derin analizler için bazı ipuçları da saklanıyor. Türkiye’de bugün yaşanan durumun herkes için daha fazla özgürlük ve mutluluk getirecek bir değişime yol açabilmesi için biraz gerilere uzanmakta fayda var gibi geliyor bana.

Eylemlerin başlangıç noktasında, iktidarın önü alınamayan bir açgözlülük ve kalkınma fetişizmiyle ardarda uygulamaya aldığı ve hiç bir karşı görüşe söz hakkı vermediği projelerinden biri olan Gezi Parkı’nın talan edilmesi ve birilerine peşkeş çekilmesi projesine karşı çıkan, çevre bilinciyle hareket eden iyi eğitimli, “temiz yüzlü” gençlere iktidarın polis gücüyle saldırması yer alıyor. Hükümetimiz de çeşitli kademelerinden verdiği görüşlerde protestoculara karşı orantısız güç kullanıldığını az ya da çok kabul eder gibi görünse de, iki hafta geçmesine karşın neden böyle yapıldığını açıklamadı ve emniyet teşkilatı içinde veya daha yukarıdaki sorumluların bulunup cezalandırılacağına dair en küçük bir umut ışığı vermedi. Aksine, yarım ağız bir orantısız güç söylemini takiben, konuyu hemen marjinallere, terör örgütlerine vb. getirerek yapılanları haklı çıkarmaya çalıştı. Çevreci bir protesto olarak başlayan direniş çok kısa sürede büyür ve neredeyse tüm ülkeye yayılırken, halkın dile getirdiği talepler çok daha genişlemiş bir içeriğe işaret ediyordu: Özellikle son seçimlerden sonra AKP’nin hızla otoriterleşmesi ve özgürlüklerde daralma, tektipleştirilmeye çalışılan toplum modeli ve dayatma, günden güne artan sosyal muhafazakarlık (ekonomik anlamda neoliberalizm tam gaz uygulanmaktadır) ve yarım yamalak da olsa işleyen demokrasiden gitgide uzaklaşma.

Tam bu noktada sorulması gereken sorulardan bazıları şunlar olabilir: Türkiye ne zaman demokratik bir cumhuriyet oldu? AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından önce bu ülke bir “altın çağ” yaşıyordu da bizim mi haberimiz yoktu? Direniş sırasında sıklıkla gördüğümüz ve Türk bayrakları ile Atatürk posterlerinin sembolize ettiğini düşündüğüm bir tarih dönemine mi özlem duyuyoruz; örneğin 1923-1938 arası gibi?

Cumhuriyetimizin geride kalan 90 yılına kısaca bir göz atarsak neler görüyoruz? Önce aşağı yukarı 1950’ye değin süren bir tek parti iktidarı ve bu süreçte ekonomik atılımlar ve kültürel anlamda yüzümüzü tamamen Batı’ya dönmemize eşlik eden bir ulus-devlet uygulaması, dünyanın dil/din/kültür anlamında belki de en çeşitli topraklarında uygulanan tektipleştirme politikaları, sıkça dile getirildiği gibi –o günlerde öyle gerekiyorduysa-bile varlığı yadsınamayacak bir baskı. Devamında 1960 darbesine dek süren bir kapitalist sermaye yaratım süreci, bir türlü gelişemeyen demokratik yapı, gitgide bozulan bir gelir dağılımının da eşlik ettiği darbeye giden yol. Bu süreçte yaşanan ve bu ülke tarihinin en karanlık sayfalarından olan 6-7 Eylül olaylarını da unutmamak lazım. Bugün sokaklarda Türk bayraklarıyla dolaşan kalabalıkların içindeki orta yaş ve üzeri kesimin önemli bir kısmının (o günleri bizzat kendileri yaşamamış olsalar da son 20 yıla dek gayet açık dile getirebildikleri üzere), ve güncel deyimle “laikçi teyzelerin” 1960 darbesini yapan zihniyeti memnuniyetle andıklarını en azından kendi çevremden biliyorum. 1960 sonrası dönemin göreceli özgürlük ve soğuk savaş ortamında gelişen ve bu topraklarda sesi günden güne daha fazla çıkan siyasi akımlara -özellikle sosyalist dünya görüşüne- karşı yapılan 1971 darbesi aslında geniş anlamıyla orduyu da içine alacak ifadeyle iktidarın o zamanın “temiz yüzlü” gençlerine “durun bakalım orada, özgürlük de bir yere kadar” demesiydi. Yeri gelmişken sormadan edemeyeceğim; son 10 yılda cumhuriyet mitinglerini düzenleyen kesimin içinde yer alan, yarı açık, yarı kapalı ifadelerle “orduyu da pasifize ettiler, kim durdurucak bu gidişi?” diyen grupların aynı zamanda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına da saygı duyan, az çok kahramanlaştıran kesimi de içermesi ilginç değil mi? O gençleri darağacına götüren askeri hakimler ve generaller başka bir ülkenin ordusunun generalleri miydiler acaba? Ve devamında gelen 1980 darbesi. Söylenecek fazla bir şey yok: Cunta rejiminin hazırladığı ve bugün hala gündemimizden çıkaramadığımız, sözde ilerici unsurlarımızın neredeyse milim değişmemesi için bir taraflarını yırttıkları 1982 Anayasası %92 oyla kabul edilmişti!

Bir türlü demokratikleşemeyen, iktidardaki görüşten başkasına en küçük tolerans gösterilemeyen ülkemizde bir yandan koalisyon hükümetlerinin beceriksiz icraatlarının yarattığı atalet ve ekonomik gelişememe hali (yanlış anlaşılmasın koalisyonlara karşı değilim, bizdeki uygulamalarının başarısızlığından söz ediyorum), bir yandan bir türlü ulaşılamayan muasır medeniyet seviyesinin getirdiği eğitimsizlik ve kültürsüzlük, bir yandan gelişmemiş ve ıslah olamamış kapitalizmimizin Özal döneminin büyük katkılarıyla yol açtığı ahlaki çürüme ve geniş kitlelerde tepki bulan veya kolayca manipüle edilebilen etik değerler yoksunluğu, bir başka yandan yaygın muhafazakar kitlelere karşı uzun yıllardır sürdürülen jakoben bir hoşgörüsüzlük, vb. etkenlerin bir araya gelmesi ve maalesef 80 darbesi sonrası kökünden budanan sol görüşlerin yokluğunda, yoksullaşmış ve ümitsizleşmiş bu ülkede meydan hızla yükselen bir muhafazakar akıma kalmaya başladığında, ilerici! unsurlarımızın tek yapabildikleri 28 Şubat süreci ve başarısızlıkla sonuçlanan bir darbe girişiminden öteye gidemedi maalesef.

Tüm bunlar olup biterken, yapısal olarak muhafazakar, kahramanlık/liderlik kültüne ve kulluk kültürüne yatkın, yoksul, hadi cahil demeyelim ama iyi eğitilmemiş, birbirini takip eden ve fikren birbirine karşı gibi görünse de uygulamada halkın isteklerine değer vermeme ve onların dilinden konuşamama konusunda hemfikir iktidarlarca hor görülmüş, ezilmiş geniş kitleler, önce Milli Selamet/Refah Partileri tabanından beslenen ama zamanla merkez sağın tüm söylemlerine haiz bir parti etrafında birleşmeye başladılar. Bu parti, AKP, öncekilerden ve hatta ANAP/DYP gibi merkez sağ partilerden farklı olarak, temelde sol partilerin söylemleri olan özgürlükçü, halkçı söylemlere de yer veriyor, kendinden önceki partilerin düzeltemediği veya düzeltmek istemediği ne kadar hatalı uygulama varsa, hepsine derman olabileceği izlenimini karizmatik bir lider etrafında başarılıyla örüyordu. Merkez sağın eridiği, 80 darbesinin üzerinden silindir gibi geçtiği solun marjinalize olduğu ve adeta tek rakibin CHP/DSP gibi, sosyal demokrat olduğunu iddia eden ama sözünü ettiğimiz geniş kitleleri rahatsız eden unsurların çoğunu bünyesinde toplayan bir parti olduğu bu siyasi ortamda AKP’nin başarılı olması hiç şaşırtıcı değildi.

Bütün bu gelişmelere, ne kadar inkar edilse de, bu coğrafyada çok uzun yıllardır var olan bir başka geniş kesimin –Kürt hareketinin- talepleri ve son 30 yılda orta şiddette bir iç savaşa dönüşen sürecin de eşlik ettiğini unutmamak lazım. Bu süreç ve içinde yaşadığımız günlere etkisi apayrı bir yazının konusu olmalı. Ancak, adına “Gezi Parkı Eylemleri” diyebileceğimiz direniş ortamı ve bu hareketli ve umut veren günlerde, Kürt hareketinin özellikle Batı’daki özgürlük/demokrasi rüzgarıyla birleşerek kitleselleşme veya daha doğrusu kitleye derdini anlatabilme açısından ciddi kazanımları olabilecekken, göreceli pasif tutumu nedeniyle önemli bir fırsatı değerlendiremediğini düşünüyorum. 30 yıldır devam etmekte olan iç savaşın artık sona ermesi adına tek çözüm olan karşılıklı anlayış ve barış sürecine bambaşka konjontürel nedenlerle de olsa, katkı yapabilecek tek parti gibi görünen AKP’yle fazla zıtlaşmama duruşu da başlı başına incelemeye değer.

AKP iktidarının 11 yıl ve üç seçimden sürekli güçlenerek çıkmasında, muhalefet partilerinin halkın beklenti ve ihtiyaçlarına karşı şaşılacak derecede sağır olmalarının yanısıra elbette AKP’nin epey deneyim kazandığı toplum mühendisliği projelerinin de büyük payı inkar edilemez. Uzun iktidar dönemi boyunca uygulamaya konulan bu projelerden maalesef arzulanan sonuçlar ortaya çıkmaya başlamış durumda. Her ne kadar “Gezi Parkı Eylemleri”nde tam bir dünya vatandaşı diyebileceğimiz, bilgileri, kaygıları, cesaretleriyle gözlerimizi yaşartan, aydınlık yüzleri göğsümüzü kabartan gençlerimiz olduğunu fark etmiş olsak da, fark etmemiz gereken bir başka genç kesim daha var bu ülkede. Bunlar, onyıllar öncesinde ailelerinin büyük şehirlere göçünden beri varoşlara tıkılan, içten içe besledikleri “köşe dönmece” umudundan gayrı şu hayattan fazlaca bir beklentisi olamayan, yoksul, bireysel olarak hor görülmüş, toplumsal olarak dünyaya karşı gururu incinmiş ve okullarda tarih kitaplarında okuduğu -hep bize karşı olan!- yalancı dünyaya nizam verecek büyük bir liderin yönettiği yüce bir millet hayaliyle dolu, cinsel bakımdan tatminsiz, yüzelli yıllık politikalar sonucu azınlıklara düşman, dünyayı sadece siyah ve beyaz olarak gören gençler.

Bu satırların yazarının gönlünden geçen şekliyle demokratik bir sosyalist cumhuriyeti en azından kısa vadede kuramasak da, nefes almakta zorlandığımız AKP yönetiminden sandıklarda kurtulacaksak eğer, “şimdilik” olası tek alternatif olan CHP’nin sokaklarda biriken olumlu enerjiyi mutlaka gerçek anlamda sosyal demokrat bir söylemle saflarına çekmesi lazım. Bunun yolu bugüne dek hep yapılageldiği üzere, milletle dalga geçer gibi, sorunu bir laiklik-islamcılık kutuplaşmasına indirgemek olmamalı. Hiç bir sonuç elde edemezler. Söylemlerini gerçek bir sosyal demokrat parti olarak, özgürlükçü, birleştirici ve halkçı bir düzleme getirmeleri şart. Argümanlarını sürekli olarak Atatürkçülük, vatan bölünecek ve laiklik elden gidecek korkuları üzerinden geliştirmeye devam ederlerse, sonları bugünlerde –haklı olarak- diktatörlük vurgusuyla sıkça gündeme getirdikleri AKP’nin olası sonundan çok da farklı olmayabilir.

 

Not: Aşağıdaki ifadeler 16 Haziran 2013’te çeşitli Facebook kullanıcılarının yorumlarından aynen alınmıştır.

1 “Türkiyeye karsi olmaktan vazgexcin, akilli olun ermeni usakligi yapmayın ne mutluTürküm diyene”

2 “…heryeri ateşe verdiiniz taksımde kızlara tecavüz ettınız kaç kişinin ölümüne sebep oldunuz uzaydan mı yazıon sen hayırdır… ayrıca basbakan neden korksun çapulcudan  🙂 onun arkasında biz varız %60 var allah ın izniyle sizin gibi zıhnıyetsızlerın sayesınde bu secımde %70 i de gececez :)”

3 “…Ulan çarşı yine alkol eroin alıp ağzınız götünüz açıldı devlete  baş örtüsü vs din için yürürken nerde idiniz adam gibi spor taraftarı olun yoksa çarşı pazar karıştığında arkasından koştuğunuz ermeni tohumlarının oyununa gelmeyin kahbeler bu ülkeye 100 trilyon zarar verirken piçler o para evine ekmeği zar zor getiren adamın hakkıd var  alkol içmeye yaygaraya her zaman varsınız şerefsizler ülke itibar kazanmaya başlarken ananızıkarınızı  parmaklasalar sesiniz çıkmaz ama ülke feraha gidince millet için bişeyler yapılınca ermeni yahudi dölleri çekemiyor içlerinde gerçekten müslüman kardeşlerimizde vardır  çarşının çarşının ablemindeki a harfı mason işaretinden ibaret kendileri gibi bu şerefsizlere itibar etmeyin itibarsıza itibar itibarsızlık ahmaklık tır halk devleti seçer o yuzden .s.s itaat ediceksiniz…”

Gezi’den Çapulcu Korosu

Yayınlandı: 12 Haziran 2013 / Politika

Bu koro, direnişin ilk gününden bugüne beni en çok etkileyen, duygulandıran faaliyetlerden biri oldu.

Söylenen şarkıları çok sevdiğim için mi (epeydir takıntı haline getirdiğim “Sefiller” müzikalinden bir şarkı tam bir sürpriz oldu), kalabalığın coşkusundan mı, yoksa korodaki gençlerin aydınlık yüzleri nedeniyle mi, bilemiyorum… Çok güzel.

 

Başka Bir Dünya

Yayınlandı: 12 Haziran 2013 / Politika

tumblr_mo6ccnWPPL1ste14ro1_1280Gezi Parkı direnişinin başlamasıyla birlikte iki haftadır başka bir dünyada yaşıyoruz sanki. Park’tan aniden esmeye başlayan özgürlük ve demokrasi rüzgarı başta büyük şehirler olmak üzere neredeyse tüm ülkeye yayıldı. Bazıları ’68 Mayıs’ında Fransa’da başlayıp tüm Avrupa’ya yayılan özgürlük hareketlerine benzetti olup biteni, bazıları Tahrir Meydanı’ndan girdi, Paris Komünü’nden çıktı. Çoğunluk bunun bize özgü bir bileşim, yeni bir başkaldırı türü olduğuna inandı. Sürecin sonu henüz gelmedi ve derinlemesine bir inceleme yapmak hala çok zor. Yine de bazı şeyler söylemek istiyorum.

Bugünden yarına bir hükümet değişikliği, hatta daha ileri gidip bir devrim bekleyenleri rahatlıkla naiflikle itham edebiliriz ama tüm bu olanlardan sonra ve bu olanlar sayesinde, en azından daha demokratik bir ülkede yaşayabileceğimiz inancı, beklentisi çoğumuzu heyecanlandırmıyor mu? EZLN lideri Subcomandante Marcos’un sözünü alıntılarsak, “Rüyamızda başka bir dünya gördük.” Bu dünya, içinde yaşadığımız neredeyse herşeyin paraya ve güce endekslenmiş olduğu, özgürlüklerin ancak muktedirlerin belirlemiş olduğu sınırlar içinde yaşanabildiği dünyadan ne kadar da farklıydı!

Hayaller sınır tanımaz ve elbette önce hayal ederek büyük değişimlerin yolu açılabilir. Kendi adıma, rejimin adını ne koyarız emin değilim ama tam katılımcı, merkeziyetçilikten uzak, yerel yönetimlerin demokratik süreçler yoluyla tüm karar mekanizmalarını şekillendirdiği, durmaksızın din, millet gibi sakızların çiğnenmediği bir düzen içinde yaşamak isterdim. Bunun adına “demokratik sosyalizm” veya son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz gibi “katılımcı sosyalizm” diyebiliriz belki.

Ve fakat üzerinde yaşadığımız ülkeyi, gerçeklerini ve sınırlarını çok uzun zamandır biliyoruz, tanıyoruz maalesef. Başbakanın Afrika seyahatinden dönüşünü takiben çok belirgin biçimde ülke atmosferi değişti. Gençlere ve topluma karşı herkesin vicdanını rahatsız eden polis baskısı, muktedirlerin kişiliksiz ve mantıksız kriz yönetimi çabaları, medyanın affedilmez yandaşlığının ayan beyan ortaya çıkması ve bu direniş sayesinde hatırladığımız “mizahın çok etkili bir toplumsal silah” olduğu gerçeği sayesinde, sanki düne kadar toplumun büyük bir kısmı direnişe tüm kalbiyle destek veriyor gibi geliyordu. Öyle ya, bu kadar doğal ve temiz isteklerden beslenen bir hareket nasıl desteklenmezdi ki? Ancak bir kaç gündür başbakanın -her ne kadar komik denebilecek tutarsızlıkta olsa da- konuşmaları ve neredeyse kusursuz derecede iyi tasarlanmış bir medya desteği yoluyla rüzgar yön değiştirmeye başladı. Kimsenin ne ve kim olduğunu anlayamadığı bir “faiz lobisi”, bir köşede her zaman hazırda bekleyen “dış mihraklar” ve “aslında tüm dünya bize karşı” söylemi (bunun farklı bir versiyonu da “herkes kendi işine baksın, onların bilmem nerede ne yaptıklarını unutmadık” argümanıdır), bir tutam provokasyon, bir ölçek “bu işler hoca efendinin tezgahı” muhabbeti derken hızla direnişin anlamsızlaştırılması ve sıradanlaştırılması sürecini yaşıyoruz.

Bu topraklarda mazisi çok eskilere dayansa da, özellikle 12 Eylül’ün topluma iyice bellettiği, adeta genlerine yazdığı bir düşünme biçimi vardır: Bir ülke aslında bir ailenin makro ölçekte büyütülmüş bir şeklidir. Hepimiz devlet babanın şefkatine ve anlayışına muhtaç, bir an bile gözü üzerinden ayrılmaması gereken ve kendi başına sağlıklı kararlar alamayacak ergenleriz! Bu büyük aileyi birarada tutan tek zamk tüm bireylerin (çocukların) söz dinlemesi ve uyumu bozacak ses çıkarmaması, tüm kararları devlete (babaya) bırakmasıdır. Aksi halde mazallah ülke (aile) parçalanır gider. Hele ki zaten her daim kapıda bekleyen, birlik ve beraberliğimizin bir an sekteye uğramasını hayal eden iç ve dış düşmanlar mevcutken! Bu düşünüş biçimi, Türkeş tarafından bir zaman önce veciz biçimde “ne mozaiği ulan, mermer bu mermer!” şeklinde ifade edilmişti. Hepimiz aynı ülkenin aynı biçimde yaşayan, düşünen, uysal evlatları olmalıyız. Unutulmamalı ki, devlet toplum için değil, toplum devlet için vardır.

Yeniden gündeme dönersek, gitgide artan bir ivmeyle “%99’u Müslüman ve Türk olan” ve herkes tarafından kıskanılan güzel ülkemizde “çocukların” bu ağaç ve park isyanı artık sona ermelidir zihniyeti gelişiyor. İş uzadıkça araya hep fırsat kollayan anarşistler, teröristler ve bölücüler sızıyorlar ve hepimizin gurur duyduğu bu yekpare mermerin çatlama olasılığı var.

Bırakın bu işleri artık çocuklar, babanızın şefkatli kollarına koşun! O herşeyin en iyisini sizin için de düşünür…