‘Politika’ Kategorisi için Arşiv

Ah Güzel Ülkemiz

Yayınlandı: 19 Aralık 2016 / Politika

Yıl 2016. 21. yüzyıl. Ülkemiz, kederli ve yalnız ülkemiz… Hiç bitmeyecek gibi görünen bir girdabın içinde, günden güne kaosa, belirsizliğe giden ülkemiz. Sanki hiç yaşamadı bu topraklarda Nazımlar, Melih Cevdetler, Karacaoğlanlar, Rumiler, Emreler… Sanki hiç yaşamadık 12 Eylülleri, 27 Mayısları, 29 Ekimleri, 23 Nisanları…

Dünya haritasını önümüze koyunca, dünya tarihine Sümer’den beri şöyle bir göz attığımızda, klasik laf olacak ama medeniyetin merkezinde yer alan bu topraklar nasıl oldu da bir bedevi aşireti seviyesine indirildi? Bizler nasıl buna engel olamadık?

20 yıla kadar Mars’ta kolonizasyon başlayacak. Bir an durup düşünelim; Mars’ta yeni bir hayat başlayacak! Bizler, bu toprakların bahtsız müdavimleri, her olayı vatan sevgisi/hainliği, şehadet, bayrak, ezan ve üç kağıtçı Batı söylemiyle değerlendirenler. Doğal seçilim toplum bilimlerine de uyarlanabilirse eğer, yok olmaya mecburuz.

En iyisi şiir okuyalım aklımızı kaçırmamak için. Edip Cansever’den Yerçekimli Karanfil’i mesela.

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce.

Reklamlar

Don Kişot

Yayınlandı: 24 Ekim 2015 / Deneme, Politika

Bir kalp; sanki yeldeğirmenlerine karşı Don Kişot biteviye atıyor ve hep gergin bir ruhun eşlikçisi, hep yalnız, mutsuz değil ama yalnız işte hep yalnız…
Veremem daha fazla, gidemem buralardan, uçarım belki.

Gezi Parkı’nın Düşündürdükleri

Yayınlandı: 17 Haziran 2013 / Politika

tumblr_mo38uaFfIc1ste14ro1_1280

Yaklaşık üç hafta oldu “Gezi Parkı Eylemleri” başlayalı. 15 Haziran akşamı yaşanan parkın “temizlenmesi” operasyonunu (kod adı “Günaydın Gezi” diyelim) takiben olaylar bambaşka bir atmosfere büründü. İktidarın ortamı iyice geren söylemleri ve tansiyonu yükselten mitingleriyle birlikte ben de şöyle düşünmeye başladım: 31 Mayıs’tan beri ana akım medyada ne kadar filtrelense ve hatta çarpıtılsa da, en azından sosyal paylaşım ortamları yoluyla polisin halka uyguladığı inanılmaz şiddet ve hükümetin hem bu olaylarda ve hem de tüm iktidar süresine yayılmış yalanları, çarpıtmaları, ülkenin tüm kaynaklarına uygulanan talan, en taşlaşmış kalbin bile tepkisiz kalamayacağı görüntüler eşliğinde layıkıyla görüldü, izlendi, paylaşıldı, anlaşıldı. Peki acaba halkın AKP’ye oy veren kesiminde çözülmeler yaşanıyor mu? İnsanlar kendi kendilerine “başbakan yanlış yapıyor, bu insanların üzerine bu kadar gidilmemeliydi” demeye başladılar mı? Hatta daha da ileri gidip, “yahu karşısına aldığı halkın da vergileriyle bu kadar mitingi, şovu nasıl sübvanse edebilir, nasıl olur da gözümüzün içine baka baka bu kadar yalan söyleyebilir?” diyenler var mı? Bu konuda henüz elimizde bir istatistik yok ancak benim kişisel görüşüm pek de iyimserliğe kapılmamak gerektiği yönünde.

Sabah akşam durmadan Facebook’ta paylaşılan Atatürk’ün 80 yıl önce bugünleri görmüş olduğunu gösteren metinlerden, CHP’nin falanca milletvekilinin bilmem nerede yaptığı ve zekice hazırlanmış sivri sözlerle AKP’ye ağzının payını verdiği ve bu partiye oy vermiş 20 küsur milyon insanı aptallıkla suçladığı video’lardan başımızı alabilirsek eğer, ve eğer tüm bu yaşananların son 10 yılda bir kaç kez yaşanan “cumhuriyet mitingleri”nin yaratabildiği sonuçlardan daha fazlasına vesile olmasını istiyorsak, biraz durup düşünmenin zamanıdır diyorum. Yukarıda sözünü ettiğim Facebook paylaşımlarına küfreden insanların profillerine girip bakınca, sinirlerimize hakim olabilirsek eğer, neler paylaşıyorlar, neler konuşuyorlar biraz göz gezdirelim. Bu paylaşımlarda yoğun bir cehalet1, yanlış bilgilenme2 ve çarpık akıl yürütmenin3 ötesinde, daha derin analizler için bazı ipuçları da saklanıyor. Türkiye’de bugün yaşanan durumun herkes için daha fazla özgürlük ve mutluluk getirecek bir değişime yol açabilmesi için biraz gerilere uzanmakta fayda var gibi geliyor bana.

Eylemlerin başlangıç noktasında, iktidarın önü alınamayan bir açgözlülük ve kalkınma fetişizmiyle ardarda uygulamaya aldığı ve hiç bir karşı görüşe söz hakkı vermediği projelerinden biri olan Gezi Parkı’nın talan edilmesi ve birilerine peşkeş çekilmesi projesine karşı çıkan, çevre bilinciyle hareket eden iyi eğitimli, “temiz yüzlü” gençlere iktidarın polis gücüyle saldırması yer alıyor. Hükümetimiz de çeşitli kademelerinden verdiği görüşlerde protestoculara karşı orantısız güç kullanıldığını az ya da çok kabul eder gibi görünse de, iki hafta geçmesine karşın neden böyle yapıldığını açıklamadı ve emniyet teşkilatı içinde veya daha yukarıdaki sorumluların bulunup cezalandırılacağına dair en küçük bir umut ışığı vermedi. Aksine, yarım ağız bir orantısız güç söylemini takiben, konuyu hemen marjinallere, terör örgütlerine vb. getirerek yapılanları haklı çıkarmaya çalıştı. Çevreci bir protesto olarak başlayan direniş çok kısa sürede büyür ve neredeyse tüm ülkeye yayılırken, halkın dile getirdiği talepler çok daha genişlemiş bir içeriğe işaret ediyordu: Özellikle son seçimlerden sonra AKP’nin hızla otoriterleşmesi ve özgürlüklerde daralma, tektipleştirilmeye çalışılan toplum modeli ve dayatma, günden güne artan sosyal muhafazakarlık (ekonomik anlamda neoliberalizm tam gaz uygulanmaktadır) ve yarım yamalak da olsa işleyen demokrasiden gitgide uzaklaşma.

Tam bu noktada sorulması gereken sorulardan bazıları şunlar olabilir: Türkiye ne zaman demokratik bir cumhuriyet oldu? AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından önce bu ülke bir “altın çağ” yaşıyordu da bizim mi haberimiz yoktu? Direniş sırasında sıklıkla gördüğümüz ve Türk bayrakları ile Atatürk posterlerinin sembolize ettiğini düşündüğüm bir tarih dönemine mi özlem duyuyoruz; örneğin 1923-1938 arası gibi?

Cumhuriyetimizin geride kalan 90 yılına kısaca bir göz atarsak neler görüyoruz? Önce aşağı yukarı 1950’ye değin süren bir tek parti iktidarı ve bu süreçte ekonomik atılımlar ve kültürel anlamda yüzümüzü tamamen Batı’ya dönmemize eşlik eden bir ulus-devlet uygulaması, dünyanın dil/din/kültür anlamında belki de en çeşitli topraklarında uygulanan tektipleştirme politikaları, sıkça dile getirildiği gibi –o günlerde öyle gerekiyorduysa-bile varlığı yadsınamayacak bir baskı. Devamında 1960 darbesine dek süren bir kapitalist sermaye yaratım süreci, bir türlü gelişemeyen demokratik yapı, gitgide bozulan bir gelir dağılımının da eşlik ettiği darbeye giden yol. Bu süreçte yaşanan ve bu ülke tarihinin en karanlık sayfalarından olan 6-7 Eylül olaylarını da unutmamak lazım. Bugün sokaklarda Türk bayraklarıyla dolaşan kalabalıkların içindeki orta yaş ve üzeri kesimin önemli bir kısmının (o günleri bizzat kendileri yaşamamış olsalar da son 20 yıla dek gayet açık dile getirebildikleri üzere), ve güncel deyimle “laikçi teyzelerin” 1960 darbesini yapan zihniyeti memnuniyetle andıklarını en azından kendi çevremden biliyorum. 1960 sonrası dönemin göreceli özgürlük ve soğuk savaş ortamında gelişen ve bu topraklarda sesi günden güne daha fazla çıkan siyasi akımlara -özellikle sosyalist dünya görüşüne- karşı yapılan 1971 darbesi aslında geniş anlamıyla orduyu da içine alacak ifadeyle iktidarın o zamanın “temiz yüzlü” gençlerine “durun bakalım orada, özgürlük de bir yere kadar” demesiydi. Yeri gelmişken sormadan edemeyeceğim; son 10 yılda cumhuriyet mitinglerini düzenleyen kesimin içinde yer alan, yarı açık, yarı kapalı ifadelerle “orduyu da pasifize ettiler, kim durdurucak bu gidişi?” diyen grupların aynı zamanda Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına da saygı duyan, az çok kahramanlaştıran kesimi de içermesi ilginç değil mi? O gençleri darağacına götüren askeri hakimler ve generaller başka bir ülkenin ordusunun generalleri miydiler acaba? Ve devamında gelen 1980 darbesi. Söylenecek fazla bir şey yok: Cunta rejiminin hazırladığı ve bugün hala gündemimizden çıkaramadığımız, sözde ilerici unsurlarımızın neredeyse milim değişmemesi için bir taraflarını yırttıkları 1982 Anayasası %92 oyla kabul edilmişti!

Bir türlü demokratikleşemeyen, iktidardaki görüşten başkasına en küçük tolerans gösterilemeyen ülkemizde bir yandan koalisyon hükümetlerinin beceriksiz icraatlarının yarattığı atalet ve ekonomik gelişememe hali (yanlış anlaşılmasın koalisyonlara karşı değilim, bizdeki uygulamalarının başarısızlığından söz ediyorum), bir yandan bir türlü ulaşılamayan muasır medeniyet seviyesinin getirdiği eğitimsizlik ve kültürsüzlük, bir yandan gelişmemiş ve ıslah olamamış kapitalizmimizin Özal döneminin büyük katkılarıyla yol açtığı ahlaki çürüme ve geniş kitlelerde tepki bulan veya kolayca manipüle edilebilen etik değerler yoksunluğu, bir başka yandan yaygın muhafazakar kitlelere karşı uzun yıllardır sürdürülen jakoben bir hoşgörüsüzlük, vb. etkenlerin bir araya gelmesi ve maalesef 80 darbesi sonrası kökünden budanan sol görüşlerin yokluğunda, yoksullaşmış ve ümitsizleşmiş bu ülkede meydan hızla yükselen bir muhafazakar akıma kalmaya başladığında, ilerici! unsurlarımızın tek yapabildikleri 28 Şubat süreci ve başarısızlıkla sonuçlanan bir darbe girişiminden öteye gidemedi maalesef.

Tüm bunlar olup biterken, yapısal olarak muhafazakar, kahramanlık/liderlik kültüne ve kulluk kültürüne yatkın, yoksul, hadi cahil demeyelim ama iyi eğitilmemiş, birbirini takip eden ve fikren birbirine karşı gibi görünse de uygulamada halkın isteklerine değer vermeme ve onların dilinden konuşamama konusunda hemfikir iktidarlarca hor görülmüş, ezilmiş geniş kitleler, önce Milli Selamet/Refah Partileri tabanından beslenen ama zamanla merkez sağın tüm söylemlerine haiz bir parti etrafında birleşmeye başladılar. Bu parti, AKP, öncekilerden ve hatta ANAP/DYP gibi merkez sağ partilerden farklı olarak, temelde sol partilerin söylemleri olan özgürlükçü, halkçı söylemlere de yer veriyor, kendinden önceki partilerin düzeltemediği veya düzeltmek istemediği ne kadar hatalı uygulama varsa, hepsine derman olabileceği izlenimini karizmatik bir lider etrafında başarılıyla örüyordu. Merkez sağın eridiği, 80 darbesinin üzerinden silindir gibi geçtiği solun marjinalize olduğu ve adeta tek rakibin CHP/DSP gibi, sosyal demokrat olduğunu iddia eden ama sözünü ettiğimiz geniş kitleleri rahatsız eden unsurların çoğunu bünyesinde toplayan bir parti olduğu bu siyasi ortamda AKP’nin başarılı olması hiç şaşırtıcı değildi.

Bütün bu gelişmelere, ne kadar inkar edilse de, bu coğrafyada çok uzun yıllardır var olan bir başka geniş kesimin –Kürt hareketinin- talepleri ve son 30 yılda orta şiddette bir iç savaşa dönüşen sürecin de eşlik ettiğini unutmamak lazım. Bu süreç ve içinde yaşadığımız günlere etkisi apayrı bir yazının konusu olmalı. Ancak, adına “Gezi Parkı Eylemleri” diyebileceğimiz direniş ortamı ve bu hareketli ve umut veren günlerde, Kürt hareketinin özellikle Batı’daki özgürlük/demokrasi rüzgarıyla birleşerek kitleselleşme veya daha doğrusu kitleye derdini anlatabilme açısından ciddi kazanımları olabilecekken, göreceli pasif tutumu nedeniyle önemli bir fırsatı değerlendiremediğini düşünüyorum. 30 yıldır devam etmekte olan iç savaşın artık sona ermesi adına tek çözüm olan karşılıklı anlayış ve barış sürecine bambaşka konjontürel nedenlerle de olsa, katkı yapabilecek tek parti gibi görünen AKP’yle fazla zıtlaşmama duruşu da başlı başına incelemeye değer.

AKP iktidarının 11 yıl ve üç seçimden sürekli güçlenerek çıkmasında, muhalefet partilerinin halkın beklenti ve ihtiyaçlarına karşı şaşılacak derecede sağır olmalarının yanısıra elbette AKP’nin epey deneyim kazandığı toplum mühendisliği projelerinin de büyük payı inkar edilemez. Uzun iktidar dönemi boyunca uygulamaya konulan bu projelerden maalesef arzulanan sonuçlar ortaya çıkmaya başlamış durumda. Her ne kadar “Gezi Parkı Eylemleri”nde tam bir dünya vatandaşı diyebileceğimiz, bilgileri, kaygıları, cesaretleriyle gözlerimizi yaşartan, aydınlık yüzleri göğsümüzü kabartan gençlerimiz olduğunu fark etmiş olsak da, fark etmemiz gereken bir başka genç kesim daha var bu ülkede. Bunlar, onyıllar öncesinde ailelerinin büyük şehirlere göçünden beri varoşlara tıkılan, içten içe besledikleri “köşe dönmece” umudundan gayrı şu hayattan fazlaca bir beklentisi olamayan, yoksul, bireysel olarak hor görülmüş, toplumsal olarak dünyaya karşı gururu incinmiş ve okullarda tarih kitaplarında okuduğu -hep bize karşı olan!- yalancı dünyaya nizam verecek büyük bir liderin yönettiği yüce bir millet hayaliyle dolu, cinsel bakımdan tatminsiz, yüzelli yıllık politikalar sonucu azınlıklara düşman, dünyayı sadece siyah ve beyaz olarak gören gençler.

Bu satırların yazarının gönlünden geçen şekliyle demokratik bir sosyalist cumhuriyeti en azından kısa vadede kuramasak da, nefes almakta zorlandığımız AKP yönetiminden sandıklarda kurtulacaksak eğer, “şimdilik” olası tek alternatif olan CHP’nin sokaklarda biriken olumlu enerjiyi mutlaka gerçek anlamda sosyal demokrat bir söylemle saflarına çekmesi lazım. Bunun yolu bugüne dek hep yapılageldiği üzere, milletle dalga geçer gibi, sorunu bir laiklik-islamcılık kutuplaşmasına indirgemek olmamalı. Hiç bir sonuç elde edemezler. Söylemlerini gerçek bir sosyal demokrat parti olarak, özgürlükçü, birleştirici ve halkçı bir düzleme getirmeleri şart. Argümanlarını sürekli olarak Atatürkçülük, vatan bölünecek ve laiklik elden gidecek korkuları üzerinden geliştirmeye devam ederlerse, sonları bugünlerde –haklı olarak- diktatörlük vurgusuyla sıkça gündeme getirdikleri AKP’nin olası sonundan çok da farklı olmayabilir.

 

Not: Aşağıdaki ifadeler 16 Haziran 2013’te çeşitli Facebook kullanıcılarının yorumlarından aynen alınmıştır.

1 “Türkiyeye karsi olmaktan vazgexcin, akilli olun ermeni usakligi yapmayın ne mutluTürküm diyene”

2 “…heryeri ateşe verdiiniz taksımde kızlara tecavüz ettınız kaç kişinin ölümüne sebep oldunuz uzaydan mı yazıon sen hayırdır… ayrıca basbakan neden korksun çapulcudan  🙂 onun arkasında biz varız %60 var allah ın izniyle sizin gibi zıhnıyetsızlerın sayesınde bu secımde %70 i de gececez :)”

3 “…Ulan çarşı yine alkol eroin alıp ağzınız götünüz açıldı devlete  baş örtüsü vs din için yürürken nerde idiniz adam gibi spor taraftarı olun yoksa çarşı pazar karıştığında arkasından koştuğunuz ermeni tohumlarının oyununa gelmeyin kahbeler bu ülkeye 100 trilyon zarar verirken piçler o para evine ekmeği zar zor getiren adamın hakkıd var  alkol içmeye yaygaraya her zaman varsınız şerefsizler ülke itibar kazanmaya başlarken ananızıkarınızı  parmaklasalar sesiniz çıkmaz ama ülke feraha gidince millet için bişeyler yapılınca ermeni yahudi dölleri çekemiyor içlerinde gerçekten müslüman kardeşlerimizde vardır  çarşının çarşının ablemindeki a harfı mason işaretinden ibaret kendileri gibi bu şerefsizlere itibar etmeyin itibarsıza itibar itibarsızlık ahmaklık tır halk devleti seçer o yuzden .s.s itaat ediceksiniz…”

Gezi’den Çapulcu Korosu

Yayınlandı: 12 Haziran 2013 / Politika

Bu koro, direnişin ilk gününden bugüne beni en çok etkileyen, duygulandıran faaliyetlerden biri oldu.

Söylenen şarkıları çok sevdiğim için mi (epeydir takıntı haline getirdiğim “Sefiller” müzikalinden bir şarkı tam bir sürpriz oldu), kalabalığın coşkusundan mı, yoksa korodaki gençlerin aydınlık yüzleri nedeniyle mi, bilemiyorum… Çok güzel.

 

Başka Bir Dünya

Yayınlandı: 12 Haziran 2013 / Politika

tumblr_mo6ccnWPPL1ste14ro1_1280Gezi Parkı direnişinin başlamasıyla birlikte iki haftadır başka bir dünyada yaşıyoruz sanki. Park’tan aniden esmeye başlayan özgürlük ve demokrasi rüzgarı başta büyük şehirler olmak üzere neredeyse tüm ülkeye yayıldı. Bazıları ’68 Mayıs’ında Fransa’da başlayıp tüm Avrupa’ya yayılan özgürlük hareketlerine benzetti olup biteni, bazıları Tahrir Meydanı’ndan girdi, Paris Komünü’nden çıktı. Çoğunluk bunun bize özgü bir bileşim, yeni bir başkaldırı türü olduğuna inandı. Sürecin sonu henüz gelmedi ve derinlemesine bir inceleme yapmak hala çok zor. Yine de bazı şeyler söylemek istiyorum.

Bugünden yarına bir hükümet değişikliği, hatta daha ileri gidip bir devrim bekleyenleri rahatlıkla naiflikle itham edebiliriz ama tüm bu olanlardan sonra ve bu olanlar sayesinde, en azından daha demokratik bir ülkede yaşayabileceğimiz inancı, beklentisi çoğumuzu heyecanlandırmıyor mu? EZLN lideri Subcomandante Marcos’un sözünü alıntılarsak, “Rüyamızda başka bir dünya gördük.” Bu dünya, içinde yaşadığımız neredeyse herşeyin paraya ve güce endekslenmiş olduğu, özgürlüklerin ancak muktedirlerin belirlemiş olduğu sınırlar içinde yaşanabildiği dünyadan ne kadar da farklıydı!

Hayaller sınır tanımaz ve elbette önce hayal ederek büyük değişimlerin yolu açılabilir. Kendi adıma, rejimin adını ne koyarız emin değilim ama tam katılımcı, merkeziyetçilikten uzak, yerel yönetimlerin demokratik süreçler yoluyla tüm karar mekanizmalarını şekillendirdiği, durmaksızın din, millet gibi sakızların çiğnenmediği bir düzen içinde yaşamak isterdim. Bunun adına “demokratik sosyalizm” veya son zamanlarda sıklıkla duyduğumuz gibi “katılımcı sosyalizm” diyebiliriz belki.

Ve fakat üzerinde yaşadığımız ülkeyi, gerçeklerini ve sınırlarını çok uzun zamandır biliyoruz, tanıyoruz maalesef. Başbakanın Afrika seyahatinden dönüşünü takiben çok belirgin biçimde ülke atmosferi değişti. Gençlere ve topluma karşı herkesin vicdanını rahatsız eden polis baskısı, muktedirlerin kişiliksiz ve mantıksız kriz yönetimi çabaları, medyanın affedilmez yandaşlığının ayan beyan ortaya çıkması ve bu direniş sayesinde hatırladığımız “mizahın çok etkili bir toplumsal silah” olduğu gerçeği sayesinde, sanki düne kadar toplumun büyük bir kısmı direnişe tüm kalbiyle destek veriyor gibi geliyordu. Öyle ya, bu kadar doğal ve temiz isteklerden beslenen bir hareket nasıl desteklenmezdi ki? Ancak bir kaç gündür başbakanın -her ne kadar komik denebilecek tutarsızlıkta olsa da- konuşmaları ve neredeyse kusursuz derecede iyi tasarlanmış bir medya desteği yoluyla rüzgar yön değiştirmeye başladı. Kimsenin ne ve kim olduğunu anlayamadığı bir “faiz lobisi”, bir köşede her zaman hazırda bekleyen “dış mihraklar” ve “aslında tüm dünya bize karşı” söylemi (bunun farklı bir versiyonu da “herkes kendi işine baksın, onların bilmem nerede ne yaptıklarını unutmadık” argümanıdır), bir tutam provokasyon, bir ölçek “bu işler hoca efendinin tezgahı” muhabbeti derken hızla direnişin anlamsızlaştırılması ve sıradanlaştırılması sürecini yaşıyoruz.

Bu topraklarda mazisi çok eskilere dayansa da, özellikle 12 Eylül’ün topluma iyice bellettiği, adeta genlerine yazdığı bir düşünme biçimi vardır: Bir ülke aslında bir ailenin makro ölçekte büyütülmüş bir şeklidir. Hepimiz devlet babanın şefkatine ve anlayışına muhtaç, bir an bile gözü üzerinden ayrılmaması gereken ve kendi başına sağlıklı kararlar alamayacak ergenleriz! Bu büyük aileyi birarada tutan tek zamk tüm bireylerin (çocukların) söz dinlemesi ve uyumu bozacak ses çıkarmaması, tüm kararları devlete (babaya) bırakmasıdır. Aksi halde mazallah ülke (aile) parçalanır gider. Hele ki zaten her daim kapıda bekleyen, birlik ve beraberliğimizin bir an sekteye uğramasını hayal eden iç ve dış düşmanlar mevcutken! Bu düşünüş biçimi, Türkeş tarafından bir zaman önce veciz biçimde “ne mozaiği ulan, mermer bu mermer!” şeklinde ifade edilmişti. Hepimiz aynı ülkenin aynı biçimde yaşayan, düşünen, uysal evlatları olmalıyız. Unutulmamalı ki, devlet toplum için değil, toplum devlet için vardır.

Yeniden gündeme dönersek, gitgide artan bir ivmeyle “%99’u Müslüman ve Türk olan” ve herkes tarafından kıskanılan güzel ülkemizde “çocukların” bu ağaç ve park isyanı artık sona ermelidir zihniyeti gelişiyor. İş uzadıkça araya hep fırsat kollayan anarşistler, teröristler ve bölücüler sızıyorlar ve hepimizin gurur duyduğu bu yekpare mermerin çatlama olasılığı var.

Bırakın bu işleri artık çocuklar, babanızın şefkatli kollarına koşun! O herşeyin en iyisini sizin için de düşünür…